Ümit Alan Kişisel Blog'u

AVATAR DEĞİL BOŞATAR GAZETECİLİĞİ

1 EYLÜL 2010 TARİHLİ BİRGÜN YAZIM

Ertuğrul Özkök, geçtiğimiz cumartesi günkü yazısında sit-com gazeteciliği kavramının yerine gelecek yeni kavramı müjdeledi. Ona sonra geleceğiz. Önce sit-com gazeteciliğine bir değinelim. Bana sorarsanız sit-com, Türkiye’de gazeteciliğin içini boşaltma operasyonunun kod adıdır. Daha güzel bir tanım isterseniz, Umur Talu üstadımızın çok yerinde saptamasıyla Ertuğrul Özkök’ün kendi gazetecilik zaaflarının bir teorisidir.
Özkök, bildiğiniz üzere geçtiğimiz aylarda genel yayın yönetmenliğinden emekli oldu. Emekli olmasına rağmen çok şükür ‘gazeteciliğe katkıları’ devam ediyor. Bizler daha sit-com gazeteciliğinin hasar tespit raporunu bile tam olarak çıkarmamışken o yeni bir teori ortaya attı: Avatar Gazeteciliği. İlhamı bildiğimiz Avatar filminden alıyordu. Ona bu tespiti yaptıran ise Bild gazetesiydi. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda Özkök’ün Avatar gazeteciliğiyle aslında ne anlatmak istediğini biraz açmaya çalışacağım.
[Devamını Oku...]

O ‘KÖŞE’DE VİCDAN YOK MU ÖZDEMİR BEY?

25 AĞUSTOS 2010 TARİHLİ BİRGÜN YAZIM:

Özdemir İnce isimli bir yazar var. Yıllardır Hürriyet gazetesinde yazıyor. Ya hiç kimse kendisini okumuyor ya da hiç kimse ciddiye almıyor. Eğer ciddiye alınan biri olsaydı, 21 ve 22 Ağustos 2010 tarihlerinde yazdığı yazılardan sonra bir tepki toplaması gerekirdi. Bu yazıyı yazdığım saatlere kadar hakkında bir şey yazılmış değil. İnce, söz konusu yazılarında güya, “Dersim’i CHP bombaladı” diyen Başbakan’a cevap veriyordu. Tamam Başbakan, Dersim’deki kıyımı referandum siyasetine meze ediyor, hiç de doğru bir şey yapmıyordu. Ama Özdemir İnce’nin savunması, vicdan sınırlarının ötesinde bir yere gidiyordu. Öyle ki, CHP bile birkaç şahin isim hariç öyle bir savunmayı herhalde veremezdi. Birazcık vicdana sahip herkes, burada durup şöyle bir düşünmeli.

Köşe Vuruşu yazılarına başlarken köşelerdeki vicdansızlığı teşhir etme sözü vermiştim. Özdemir İnce’nin geçtiğimiz haftaki iki yazısı tam da böyle bir örnek. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda bu örneği ele almak istiyorum.

[Devamını Oku...]

BUGÜNLERDE EN HAYSİYETLİ KÖŞE HANGİSİ?

11 AĞUSTOS 2010 TARİHLİ BİRGÜN YAZIM

Bir yılı aşkındır bu köşeden sesleniyorum. Burada konsept gereği, medyamızın ve köşe yazarlarının hallerine değindim. Kimi köşede vicdansızlık vardı, kimisinde terbiyesizlik vardı, kimisinde düşmanlık, kiminde haysiyetsizlik ve daha bir sürü şey. Elimden geldiğince teşhir etmeye, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Ara ara köşelerden çıkıp medyanın genel hallerine de değindim “Bu köşelerde hiç mi olumlu bir şey yok?” diyenlere, arada tavsiye ettiklerim de oldu. Bugün de bir köşeden söz edeceğim. Ama her zamankilerden biraz farklı. O köşede sadece ‘haysiyet’ var. Orada ana akım medyamızın  göremediği şeyler var. Bence şu sıra Türkiye’nin en haysiyetli köşesi orası. Bu hafta Köşe Vuruşu’nu oradan kullanmak istiyorum.

[Devamını Oku...]

EVET, NİHAT DOĞAN SİNEMASI DAHA YENİ BAŞLIYOR

8 AĞUSTOS 2010 TARİHLİ BİRGÜN PAZAR’DA YAYINLANAN YAZIM:

Baştan uyarayım, bu bir Nihat Doğan yazısı değil. Bir medya yazısı yazacağım ama önce biraz Nihat Doğan’dan bahsetmem gerek. Fantazi müziğin fantastik prensi Nihat Doğan, birkaç yıl önce bir programda kimbilir yine kime sinirlenerek; “Nihat Doğan’ın sineması daha yeni başlıyor” deyivermişti. Hayır, Mahsun Kırmızıgül filan gibi yönetmenliğe başlamıyordu. Bu, Nihat Doğan’ın kim olduğunu tüm Türkiye’ye ispat etme restiydi. Bu lafı ettiği günlerde siyasi kimliğiyle gündeme gelen biri değildi. Ancak ülkedeki kutuplaşma onu da bir tarafa savurdu; tavrını iktidardan yana koydu.

ÖZAL’IMIN HATRI İÇİN: EVET

Sonraki günlerde, tıpkı söylediği gibi Nihat Doğan sineması başladı. Bu sinemanın soundtrack müzikleri art arda geldi. Önce açılıma destek için “Ak Günler” şarkısı piyasaya çıktı. Türk-Kürt kardeşliğini sadece Allah’ın davası için bir araya gelmelerine bağlayan 1071 şarkısı onu izledi. Şarkı “ırkçılık en büyük günahtır” diyerek ümmetçiliği öneriyordu. Dışarıdan bir karikatür gibi dursa da, söyledikleri pek çok şeyi özetliyor, mesajı bizim Beyoğlu’ndan görülmeyen bazı yerlere ulaşıyordu. Referandum sürecinde de boş durmadı Nihat Doğan. “Evet” kampanyasına bir şarkıyla katkıda bulundu. “Menderes’in ruhu için, Özal’ımın hatrı için, Türkiye’min aşkı için, demokrasiye evet evet evet evet özgürlüklere evet, demokrasiye evet” sözlerini içeren Evet şarkısını saçıverdi ortaya. Yanlış okumadınız; 12 Eylül’den hesap sormak için evet dememizi öneren şarkı, bunu Özal’ın hatrı için yapmamızı istiyor. 12 Eylül’ün doğurduğu bir Başbakan’ın hatrı için, 12 Eylül’den hesap sormak da ne? derseniz; “işte Nihat Doğan sineması tam da bu” derim.

Merak etmeyin “Evet” diyen köşe yazarlarıyla hepiniz Nihat Doğan’sınız işte diye mavra yapacak değilim. Evet diyenlerin de, hayır diyenlerin de yekpâre olmadığını düşünüyorum. Ancak Nihat Doğan’ın bazı şarkıları ve aforizmalarıyla medyamızın iki kutbunan da halleri arasında bir paralellik gördüm, yazmadan edemedim:

[Devamını Oku...]

YAFTACI KÖŞE YAZARI TWİTTER’A GELSİN!

4-8-2010 TARİHLİ BİRGÜN YAZIM

Geçtiğimiz Kasım ayında yazdığım bir Köşe Vuruşu yazısında “Bir gün herkes Yılmaz Özdil olacak!” diye bir kehanette bulunmuştum. Twitter’ı kastederek yapmıştım bu kehaneti. Tüm köşe yazarlarının Twitter pratiğinden sonra Yılmaz Özdil gibi kısa yazacağına ilişkin bir ironiydi bu. Üzerinden sekiz ay geçtikten sonra bu kehanetimin tersinden gerçekleştiğini görüyorum. Köşe yazarlarımız sağolsunlar, kavgaları, gürültüleriyle Twitter’ı da kendilerine benzettiler. Öte yandan Twitter’da bir Twitle yapabilecekleri yaftalamayı kocaman köşe yazısına yayanlar da var. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun asıl meselesi bu.

Fatih Altaylı geçtiğimiz haftaki bir yazısında “elinizde koca koca köşeler varken, Twitter’a dalmanın orada etrafa bulaşmanın alemi ne?” diye soruyordu. Bense, özellikle referandurum sürecinde yazılan yazıları okuyunca tam tersini sormak istiyorum: Madem ki. derdiniz bir cümlede yaftalamak, o köşede işiniz ne? Bir Twit yeter niyetinizi anlatmaya. Neden mi, örneklerle inceleyelim bu haftaki Köşe Vuruşu’nda.

[Devamını Oku...]

YA MEHMET BARLAS’IN HATIRA DEFTERİ?

21 TEMMUZ 2010 TARİHLİ BİRGÜN-KÖŞE VURUŞU YAZIM

Mehmet Barlas son yazısında kendince yeni bir köşe yazısı türünün adını koydu. “Hatıra defteri modeli köşe yazısı” dediği bu yeni türün nasıl bir şey olduğundan da bahsetti. Yetmedi, günümüzün Twitter, Facebook kullanan köşe yazarlarını hatıra defteri tutan çocuklara benzetti. Sanki Anayasa Referandumu’nda “evet” diyecek yazarlar Twitter, Facebook kullanmıyormuş gibi, bu hatıra defteri modeli köşe yazarlarının Anayasa Referandumu’nda “hayır” diyeceklerini açıkladıklarını söyledi. Durmadı, bu yazarların “darbe teşebbüslerini, ölüm listelerini, terörü siyasetin aracı olarak kullanma girişimlerini” hiç yazmadıklarını belirtti.

Barlas her ne kadar çoğul eki kullansa da belli ki, tek bir köşe yazarını kastediyor. Ahmet Hakan olduğunu tahmin ettiğim bu yazar, üzerine alınıp cevap verir mi, vermez mi bilmem? Ama Twitter’ın bir hatıra defteri olarak kullanılabildiğini bilirim. Tıpkı köşe yazısı gibi. Peki bugün Anayasa Referandumu’nda “evet” diyen, ‘darbe karşıtı,’ ‘büyük demokrat’ Mehmet Barlas’ın hatıra defterinde neler yazıyor? Gelin, bu haftaki Köşe Vuruşu’nda Mehmet Barlas’ın hatıra defterinde dolaşalım.

[Devamını Oku...]

KİM, HANGİ GAZETENİN YORUM EDİTÖRÜ OLMALI?

14 TEMMUZ 2010 TARİHLİ BİRGÜN-KÖŞE VURUŞU YAZIM

Geçtiğimiz hafta Medyatava’nın haberine göre, medyada büyük bir yenilik vardı. Yıllar önce Okur Temsilciliği’ni ilk kez başlatan Hürriyet gazetesi bir ilke daha imza atıyordu. Bu ilkin adı: Yorum Editörlüğü’ydü. Bu göreve Doğan Hızlan atanmıştı. Hızlan, “Yorum Editörü” kimliğiyle yazarların yazılarını yayınlanmadan önce okuyayarak Doğan Yayın Holding ilkelerine uygunluk yönünden inceleyecek, aykırılık görürse uyaracakmış. “Bu sürecin yazarların görüşleri, inançları, düşünceleri açısından bir denetim olmayacağını” da açıkça belirtmiş. Evvela, her gün belli başlı tüm köşe yazılarını okuyan biri olarak Doğan Hızlan’a sabır diliyorum. Bir ara yan etkileri hakkında da uzun uzun yazarım.

Nasıl ki, Okur Temsilciliği, Hürriyet’te başlayıp yaygınlaştı, Yorum Editörlüğü de pekâla aynı yaygınlığa ulaşabilir. Böyle bir şey olursa, diğer gazetelerin ‘Yorum Editör’leri kimler olabilir? Medyamıza olumlu katkı sağlamak için, bu haftaki Köşe Vuruşu’nda iyi orta gol getirir kabilinden bir orta yapmaya çalışacağım.

[Devamını Oku...]

BİZDE TABLET GAZETECİLİK YOK MU?

7 TEMMUZ TARİHLİ BİRGÜN YAZIM:

Ünlü tasarımcı Mario Garcia, geçtiğimiz hafta Zaman gazetesinin düzenlediği +1 Tasarım Günleri’nde konuştu. Bu konuşma içinde gazetelerin geleceğiyle ilgili öngörüleri de yer aldı. Garcia diyor ki, Aralık ayına kadar gazetelerin tablet versiyonları olmalı. Bunu söylerken Apple’in Ipad ürünüyle gündeme gelen tablet bilgisayarları kastediyor. Bu ürünlerin kullanımının yeni marka ve modellerle yaygınlaşacağını öngörüyor.

Garcia’nın bilmediği bir şey var. Ülkemizde gazeteler zaten tablet olarak çıkıyor. Bu konuda dünyanın çok ilerisindeyiz. Her türlü demokrasi hastalığına ve mesleki yetmezliğe ilaç ‘tablet gazeteciliği’mizi, gerekirse yurtdışına bile ithal edebiliriz. Peki nasıl tabletler bunlar? Garcia’nın umrunda olmayacaksa da biz bize tartışalım, bu hafta Köşe Vuruşu’nu tablet gazeteciliğine yapalım.

[Devamını Oku...]

EKREM DUMANLI’NIN SALKIMI

30 HAZİRAN TARİHLİ BİRGÜN YAZIM:

Pazartesi sendromu kabul edersiniz ki feci bir şey. İnsan pazartesi gününü zevkli hale getirmek için her şey yapabilir. Benim pazartesi alışkanlığım biraz tuhaf. Pazartesi günleri ilk iş Zaman gazetesinde Ekrem Dumanlı’nın köşesini okuyorum. Çünkü Dumanlı, pazartesi günleri gazetecilik dersleri veriyor. Dumanlı’nın pazartesi günleri verdiği derslerden çok şey öğreniyorum. Ancak benim için asıl eğlence, bu derslerden öğrendiklerimi, Dumanlı’nın genel yayın yönetmenliği yaptığı Zaman gazetesiyle karşılaştırdığım sırada başlıyor.

Dumanlı, geçtiğimiz pazartesi yine ‘unutulmaz’ derslerinden birini verdi. “Teröre medya desteği” başlıklı bir yazı yazdı. Medyanın terör haberleri konusundaki tutumunu “ele verir talkını, kendi yutar salkımı” atasözüyle eleştirdi; herkese verip veriştiren medyanın, kendine gelince iki çift hakperest laf etmediğini söyledi. Acaba Ekrem Dumanlı, konu kendi gazetesi olunca, iki çift hakperest laf ediyor muydu? Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun meselesi bu.

ASLINDA HEPİNİZ SÖZLÜK YAZARISINIZ

27 HAZİRAN TARİHLİ BİRGÜN PAZAR’DA YAYINLANAN YAZIM

ASLINDA HEPİNİZ SÖZLÜK YAZARISINIZ

Bazı şeyleri çok basit yazmak gerek belki. Sonra mümkün olduğunca tekrarlamak. BirGün’de yazdığım Köşe Vuruşu yazılarının ilk aylarında “Ekşi Sözlük’ten kaç Hıncal Uluç çıkar?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Farklı cümlelerle ve farklı örnekler üzerinden de olsa o yazıda yazdıklarımdan fazlasını yazmayacağım. Çünkü tartışma aynı tartışma. Eski bir Ekşi Sözlük yazarı olarak, Ekşi Sözlük’e içeriden bakmayı denerim belki fazladan.

[Devamını Oku...]